http://nativeahiska.ucoz.org/post-177-1214146847_22.gif
Приветствую Вас, Гость
Главная » Файлы » Art & Music » Art & Music

VATAN KOKUSU
06/Октябрь/2015, 7.25.25 PM
....
VATAN KOKUSU

AZERBAYCAN MİLLETVEKİLİ GANİRE PAŞAYEVA AHISKA TÜRKLERİNİN HİKAYESİNİ KALEME ALDI.
(70 yıl önce Vatanlarından sürülen Ahıska türkleri kardeşlerimize ithaf olunur)



… Derin bir sükûta dalmışlardı. Güneşin Boğaziçi Köprüsü üzerinden batışını seyrediyorlardı. Birden İsmail, "Ahıska bir gül idi gitti…” diye başlayan hazin bir türküyü, hem de gönle hoş gelen bir ses ve ahenkle mırıldanmaya başladı. Ahmet çok dalgındı, düşünceleri çok uzaklarda; belki güneşin battığı yerde, kor ateşler içindeki mağripte; belki de bu büyüleyici bir şehrin kadim merkezinde, doğduğu yerdeydi. Kulağını okşayıp geçen bu hazin nağmenin ezgisini duysa da sözlerini duymuyordu. Güneş Boğaziçi köprüsünden İstanbul’a son kez bakıp batı ufuklarının derin kuyusuna dalmıştı. İsmail ise mırıldandığı türkünün son nağmelerini okuyordu:
Gidin deyin Sultan’a!
İstanbul’un kilidi gitti.
Ahmet, acı, hasret ve kederlere bürünmüş bu sözleri, ancak o zaman duydu ve şaşkınlık içeren bir merakla sordu:
– Sen bu türküyü nereden biliyorsun?
İsmail sakince:
– Bu türkü, bizim ailenin hüzünlü, kederlerle dolu, uzun, çok uzun hikâyesinin sadece bir parçasıdır, sonra anlatırım diye cevap verdi, bir süre sustu ve sonra devam etti: Sen bana İstanbul’dan bahset! Benim yüreğim, yıllar yılı bu yerlerin özlemleriyle doldu, ben İstanbul hasretiyle büyüdüm. Şimdi atalarımın gözleriyle, onların hayal ve arzu pencerelerinden, bu efsunlu şehri, doyuncaya kadar seyretmek ve bu şehrin havasını içime çekmek istiyorum.
İsmail, bunları Ahmet’e anlattıkça heyecanlanıyor, gönlündeki duygular kanatlanıyor, sonra da bu duygular sanki İstanbul semalarına süzülüyordu.
Ahmet’in zihni ise, bu kez İsmail’in yüreğinden kopan hüzünlü ezgiye ve bu ezgi eşliğinde inleyen sözlere takılıp kalmıştı. İçindeki merak duygusunu bastıramadı ve yeniden sordu:
– İsmail, sen bu türküyü nereden biliyorsun? Nasıl öğrendin?
İsmail:
– Benim bu türküyü bilmem, seni neden bu kadar şaşırttı ki? Ben bu türkülerin ezgileriyle büyüdüm. Bu türkü, dedemin dilinden düşmezdi hiç. Kendi kendine bu türküyü söylerdi hep. Gözleri dolardı söylerken. Sonra birdenbire, dolan bulutlar gibi gözyaşı dökerdi. Ağladığını kimse görmesin diye de, gizlice mendilini çıkarır, nemli gözlerini silerdi. O zamanlar daha küçüktüm. Kendi kendime, "insan bu sözlere ağlar mı?” diye düşünürdüm. Şimdi dedemi çok daha iyi anlıyorum hem de çok iyi… O, senin de çok sevdiğin bu büyüleyici şehrin ve Ahıska’da doğduğu toprakların özlemiyle tutuşup yanardı. En büyük dileği, bir gün de olsa, bu şehri dünya gözüyle yeniden görmek ve sonra gözlerini ebediyen kapatmaktı. Ömrü boyunca doğduğu toprakları görme arzusuyla yaşadı, doğduğu topraklar için can attı. Bekledi, gözlerinin kökü sararıncaya kadar, bekledi… Azrail de uzun yıllar aman verdi dedeme, ömrü hayli uzun oldu. Ama Sovyet Devrinin amansız yasakları, dedemin sınırı aşmasına fırsat vermedi. Onun içinde bitip tükenmeyen bir hasret vardı, bu hasreti hiç bitmedi; ama günlerin birinde, bu hasret onun ömrünü bitirdi. İçinde İstanbul sevdasıyla, özlemiyle hakka yürüdü rahmetlik… Ama bir vasiyet de bıraktı giderken:
"… Evlatlarım, devir değişir de imkân olursa, mezarımı memleketime, Ahıska’ya götürürsünüz,” dedi.
– Neden gidemedi oralara? Kendi vatanına, yurduna neden gidemedi?
– Biz Ahıskalıyız, Ahmet. Bizim atalarımızın çektikleri çileyi, yaşadıkları zulmü, ancak o melun kadere ortak olanlar bilir. Bizim, çok kederli, acılarla, feryatlarla dolu bir tarihimiz var… 1944 yılı Kasım ayında, ayazın insanların etini kesip doğradığı soğuk kış günlerinde, halkların, insanların kanına susamış olan Stalin’in emriyle, on binlerce Ahıskalı, göz açıp kapayıncaya kadar, kendi vatanlarından, sıcacık yurt ve yuvalarından sürgün edildiler. Bizim talihimizin çarkı da o günden sonra tersine dönmeye başladı, kara günlerimiz, o gün başladı. Atalarımızın alnına "sürgün” yazısı işte o zaman yazıldı ve sürgünlük bizim kaderimiz oldu.
Ahmet’in gözlerinde garip bir sevinç parıltısı oluştu:
– Demek Ahıskalısın! Seni üniversitede ilk kez gördüğümde, neden kanımın kaynadığını şimdi daha iyi anlıyorum. Seni gördüğüm an, sanki uzun yıllar görmediğim bir kardeşimi görür gibi olmuştum. Demek, Ahıskalısın! Ben de Ahıskalıyım, İsmail! Ahıska’nın derdi, hepimizin derdidir. Meğer derdin de kardeşliği olurmuş dedi ve meraklı gözlerle İsmail’in gözlerine bakarak devam etti: Sen, Kazakistan’dan geldiğini söylemiştin, değil mi?
– Evet, bizim aile o dehşetli yıllarda, Kazakistan’a sürgün edilmiş. Kazakistan’ın uçsuz bucaksız bozkırları, ölüme mahkûm edilen insanların son sığınağı, son kurtuluş yeri olmuş. Yıllar geçse de ailemize, Ahıska’ya dönüş izni verilmemiş. Ölen ölmüş, kalanlar ise kirpiğiyle ateş taşıyarak, bin bir zulme, çileye katlanarak yaşamışlar ve bu günlere gelmişiz. Ben de Kazakistan’da doğmuşum. Atalarımızın sürgün edildiği o yerler, bizler için vatan oldu. Ama aklım yettiğinden beri, nedense içimde bir başka vatan çırpınıp duruyor. O vatanın adı anıldığında, atalarımız, babalarımız gibi benim de içim titriyor. İçimdeki garip bir ses: "Gel İsmail! Gel! Ahıska seni bekliyor,” diye beni çağırıyor…
Ahmet:
– Çok gariptir, benim ailem de sürgün edilmiş… Ama onlar, ölümü göze alıp Stalin’in zulmünden kaçarak İstanbul’a gelebilmişler. Ben de İstanbul’u vatan sayıyorum. Ama hayata gözlerimi açtığımdan bu yana, anavatanımın uzaklarda kaldığını, bir Ahıska Türk’ü olduğumu biliyorum. Bizim evimizdeki en kutsal söz, "Ahıska”dır. Dedem ile babam, her akşam Ahıska’dan milletimizin acı talihinden bahsederlerdi. Onlar "vatan,” "Ahıska” dediklerinde, hemen gözleri dolardı… Bize: "vatanı unutmayın” derler ve o dağ gibi adamlar, çocuklar gibi ağlarlardı. Sonraları "vatan” kelimesi bizim de içimizde kök saldı, boy verip yeşerdi. Kendimizi her zaman Ahıska’nın bir parçası saydık, binlerce kilometre uzakta yaşasak da, köklerimizle o topraklara dağıldık, ulu çınarlar gibi o topraklara bağlandık.
Ahmet’in bu anlattıkları İsmail’i de duygulandırmıştı. İsmail heyecanla anlatmaya devam etti:
– O dehşet dolu sürgün yıllarında, benim Leyla Ninem on iki yaşındaymış. Sürgün döneminde babasını ve kardeşini yitirmiş, hep onları aramış, ama bulamamış. Şimdi bile, sürekli kardeşinden bahseder. Ninemin, hâlâ o yitik kardeşinin yolunu beklediğini düşünüyorum. Sürekli yollara bakıyor, iç geçiriyor, bazen de gizlice bir kenara çekilip içli içli ağlıyor. Ağladığında ise, kimse susturamıyor ninemi…
Ahmet:
– Sadece senin ailen değil, İsmail! Benim ve yüz binlerce Ahıskalı ailenin de alın yazısıdır bu hasret. Benim dedem de sürgün yıllarında annesini ve kız kardeşini yitirmiş. Babası, dedeme ne kadar iyi baksa da, onu gözünden bile esirgeyerek büyütse de, "anne hasreti” dedemi asla terk etmemiş. Kız kardeşinin acısını da hâlâ yüreğinde taşıyor. Ben çocukken, dedemle gezmeye giderdik. Dedem, annelerinin elinden tutup giden küçük kızları, sevgi ve hasret dolu duygularla seyrederdi. Bu, benim hiç hoşuma gitmezdi, kıskanırdım, içimden dedeme kızardım… Bir gün kendimi tutamayıp öfkeli öfkeli: "Dede! Neden o küçük kıza öyle bakıyorsun?” diye sormuştum. Dedem de: "Belikleri, gözleri kız kardeşime çok benziyor, ben kardeşimi yitirdiğimde, o da bu küçük kız gibiydi, ben onun hâlâ bu yaşlarda olduğunu düşünüyorum,” diye cevap vermiş ve bir çocuk gibi ağlamıştı. Seni dedemle tanıştırmam lazım! Ahıskalı olduğunu öğrenince kalbi küt küt atacak, sevinçten uçacak, Ahıska’yı görmüş gibi olacaktır… Üstelik dedem çok güzel Ahıska yemekleri de pişirir. Gel, hafta sonu bize gidelim, dedemin hatıralarını şöyle bir silkeleyelim. Bir de sen, dedemin adaşısın, seni çok sever!
– Dedenin adaşı mıyım?
– Evet, çünkü dedemin adı da İsmail…
– Gidelim. Ahıska’yı gönlünde taşıyan, o adamla, Ahıska’ya gönülden bağlı olan dedenle tanışmış oluruz…
– İsmail, eminim dedem, Ahıskalı bir dost bulduğu için, benden daha çok sevinecektir.
– Ben de çok heyecanlıyım İsmail. Şimdi bana İstanbul’dan, bu kadim şehirden, bütün dünyanın iştahını kabartan, tüm devletlerin göz diktiği bu muhteşem vatandan bahset. Çünkü bizler, bu şehri çok özledik, özgürlüğümüzün, kurtuluşumuzun bu şehirde olduğunu düşündük her zaman…
Ahmet:
– Peki, öyleyse gidelim, dedi ve birlikte İstanbul’un masallara konu olan büyüleyici gecesi içinde kayboldular, büyülü gece onları koynuna aldı…
***
Ertesi gün Ahmet, okuldan eve döndükten sonra, dedesiyle karşı karşıya oturup, bir önceki gün yaşadıklarını uzun uzun anlattı:
– Dede, üniversitede bir arkadaşla tanıştım. O da Ahıskalı… Tanışıklığımız nasıl birdenbire dostluğa dönüştü, ben bile anlayamadım. Onun adı da İsmail! Davet ettim, bu Pazar günü bize gelecek…
Dedesi heyecanlandı, sanki kırk yıl gençleşmişti:
– İsmail mi?
– Evet, dede, İsmail’in ailesi de bizimle aynı kaderi yaşamış, onlar da Ahıska’dan sürgün edilmişler.
– Oğlum, dünyadaki en ümitsiz, en karamsar kelime, "sürgün” kelimesidir! Sürgün olmak, göz göre göre "ölüme gitmek” demektir… Seni toprağından koparıp bilinmez bir yere götürüyorlar, orada ölümün seni beklediğini biliyorsun; ama kaderine boyun eğip mecburen gidiyorsun. Sana kötü davranıyorlar, tahammül ediyorsun. Gururunu kırıp alçaltıyorlar, susuyorsun. Günlerce aç ve susuz bırakıyorlar, dişlerini yiye yiye açlığa ve susuzluğa dayanıyorsun. Annenin, ailenin, çocuklarının hatırına bütün meşakkatlere göğüs geriyorsun. Sana azap verenlerin, senin halkını yeryüzünden silmek isteyenlerin, doğduğun toprakları unutturmak isteyenlerin inadına, yaşamak istiyorsun. Ayakların olduğu halde, sürüne sürüne yaşıyorsun. Ama bir gün bu haksızlıkların bir son bulacağını, adaletin tecelli edeceğini, "hak” edilenin haklı olana teslim edileceğini düşünüyor, bunu ümit ediyor, bir gün hakikatin tahta çıkacağını beklediğin için, ümidini kaybetmeden yaşıyorsun.
Dedesinin sesi, heyecandan titredi. Ahmet, onun nasıl bir azap çektiğini hissetti ve kendi kendine: "Zaten dedemin derdi kendine yetiyor; yaraları bir türlü kabuk bağlamıyor, her gün kanıyor, her gün sızlıyor… Bu kanayan yarayı sen neden deşiyorsun,” diye, söylendi ve konuyu değiştirmek için:
– Dede, ne zamandır Ahıska yemekleri yemiyoruz, dedi. Ahıskalı arkadaşımın hatırına, bize Ahıska yemeklerinden pişirir misin?
– O nasıl söz, Ahmet! Evimize binlerce yıllık yurdumuzun kokusunu taşıyan Ahıskalı bir misafir gelecek, ben de ona Ahıska yemekleri pişirmeyeceğim, öyle mi? Yoksa sen, dedenin yaşlandığını, artık elden ayaktan düştüğünü mü sanıyorsun? Şimdi vallahi kırıldım sana! Dedesinin bu zarif sözlerle Ahmet’e takılışı, onun gönlünü de hoş etmişti. Dedesi bıyıklarını sıvazlayarak sordu: İsmail’in ailesi, şimdi nerede yaşıyor?
– Kazakistan’da… İsmail, Kazakistan’dan bizim üniversiteye, okumak için gelmiş. Sovyetler Birliği dağıldıktan sonra, üniversitemize Azerbaycan’dan, Kazakistan’dan, Türkmenistan’dan ve diğer Türk ülkelerinden hayli öğrenci geldi. Oradan gelen arkadaşlar, Kızıl Rusya’dan bahsediyorlar, bizler dehşete düşüyoruz. Bu "Şer İmparatorluğu,” düşünen insanlara düşman kesilmiş, binlerce insan, "Türkçü- Turancı” diye damgalanıp sürgüne mahkûm edilmiş veya kurşuna dizilmiş. Azerbaycan topraklarının büyük bir bölümü zorla Türklerden alınarak Ermenilere verilmiş. Siz Ahıska’dan sürgün edildikten birkaç yıl sonra; 1948 yılında Azerbaycan Türkleri, kadim yurtları olan İrevan’dan zorla çıkarılmışlar. İrevan’da kalan Türkler ise 1988 yılında, binlerce yıllık vatan topraklarından kovulmuşlar. Üniversitede Emil adında Azerbaycanlı bir arkadaşımız var, bize bütün bunları, o anlattı. Onun ailesi de ata yurtlarından kovulmuş, sürgün edilmiş: Emil’in dediğine göre, Azerbaycan’da çok sayıda Ahıskalı yaşıyormuş. Özbekistan’da meydana gelen menfur hadiselerden sonra, Azerbaycan devleti ve halkı, çok zor durumda olmalarına rağmen, on binlerce Ahıskalıya kucak açmış… O zaman 250 binden fazla Azerbaycan Türk’ü, şimdiki Ermenistan sınırları için kalan ata yurtlarından sürgün edilmiş; ama Azerbaycan halkı, buna rağmen Ahıska’dan gelen kardeş ve bacılarını kanatları altına almış, onların dertlerine ortak olmuş… Sovyet İmparatorluğunun, "dünyanın bütün işçileri, birleşin!” sloganının altında, aslında "diğer halkları bölün, parçalayın, mahvedin” siyaseti yatıyormuş. Sovyet İmparatorluğu kan ile kurulduğu gibi, yıkılırken de kendi halklarını kana boğmuş. Bütün bunlar, Kızıl İmparatorluğun yüz karası olarak tarihin tozlu arşivine kaldırılmış, dede…
– Oğul, Allah bize, bu kan içen imparatorluğun nasıl darmadağın olduğunu görmeyi de nasip etti, çok şükür! Bu günlerin kadrini, kıymetini iyi bilin, tamam mı? İsmail Kazakistan’dan mı gelmişti?
– Evet, dede, Kazakistan’dan geldi. İsmail’in dediğine göre Kazakistan’da da çok sayıda Ahıskalı yaşıyormuş.
– Biliyorum oğul, biliyorum… Ahıska’da kim kaldı ki? Bütün halkı, kuru yaprak gibi savurdular, herkesi yerinden, yurdundan, yuvasından ettiler. Bizim yuvamızı dağıtanların, yuvası dağılsın inşallah!
***
Pazar günü Ahmet, kapıdan içeri girer girmez dedesine seslendi:
– Dede, biz geldik!
Deminden beri Ahmet ile arkadaşını bekleyen İsmail Dede, bu sözleri duyunca, birdenbire ürperdi. Sanki kız kardeşi Leyla’nın sesi gelmişti. Leyla koşa koşa okuldan gelir, kapının ağzına dayandığında ise nefes nefese: "Anne, biz geldik!” diye bağırırdı. Annesinin yüzü her zaman gülerdi. Çocukların sofrasına koyacak bir şey olmasa da, bu durum onu derinden üzse de, pek oralı olmazdı. Sofraya koyacak ekmek olmazsa: "Bu gün, meyve günü,” derdi. Öyle günlerde hep bir şeyler uydururdu: "Bu gün ekmek yok! Dut günü! Bu gün patates bayramı! Bu gün mısır şenliği! Bu gün oruçlu gün…” Böylesi günlerin sayısı o kadar çoktu ki… Çocuklar, aç kaldıkları bu günleri pek sevmeseler de, gerçeği kavrarlar, müdrik insanlar gibi susalar ve o gün ne bayramı ise, o "bayram”ı kutlarlardı! II. Dünya Savaşının en ağır yıllarıydı. Savaş kara bir ejderha gibi başlarının üstünde dolaşıyordu. Dertler birer kara bulut olmuş, durmadan başlarına yağıyordu. Şanstan, "Sarıca” adlı bir inekleri vardı. Sarıca, o amansız yıllarda onları katıksız bırakmamıştı. Annesi Sarıca’nın sütünden peynir yapıp satmış, yerine buğday, yulaf ve mısır unu alıp yavrularının açlıktan ölmesine izin vermemişti. Bu hadiselerin üstünden nerdeyse yarım asır geçmişti ama İsmail Dede, annesinin yaptığı ekmeklerin kokusunu ve lezzetini asla unutamamıştı. Hele de annesinin, Nevruz Bayramı akşamlarında, aylarca sakladığı azıcık bulgur ile yaptığı "Ahıska pilavını…” İsmail Dede ne kadar uğraşsa da, Ahıska pilavını annesi gibi lezzetli yapamıyordu… Misafir olduğu hiçbir ailenin evinde de o pilavın tadını bulamıyordu. Ama bir gün, o pilavın Ahıska’da öyle güzel ve lezzetli olduğunu ve o pilava tat veren şeyin, annesinin elinin pilava sinen kokusu ve memleket havası olduğunu anladı…
Ahmet ile İsmail odaya girdiklerinde, İsmail Dede’nin nemlenen, dolan gözleri, bir süre her ikisinin de çehresinde dolaştı ve:
– Siz bana aldırmayın, çocuklar, ben yaşlı bir adamım, her gün halden hale giriyorum, bu kez sevinçten ağlıyorum, dedi ve sonra ilk defe gördüğü İsmail’e hayranlıkla bakarak: İsmail, yakışıklı oğlum benim! Evimize hoş geldin! Burası artık senin de evin sayılır. İstediğin zaman gel, Ahmet ile birlikte derslerine burada çalış, ödevlerini hazırla, istediğin kadar kal… Canın Ahıska yemekleri isterse, hiç çekinme, söyle, bu ihtiyar deden, senin için güzel Ahıska yemekleri de pişirir, yeter ki sen, sık sık bize gel, dedi ve İsmail’e sarıldı, onu bağrına bastı.
Sanki İsmail Dedenin burnuna memleket kokusu, Ahıska kokusu geldi o an. Çak tanıdık, çok hoş bir kokuydu bu…
İsmail de onun duygularına tercüman oldu:
– Sağ olasın İsmail Dede, ben de sanki kendi dedemi görmüş gibi oldum, dedi. Sonra birlikte sofra başına geçtiler ve İsmail, "bismillahirrahmanirrahim” diyerek pilavdan bir kaşık aldı ve heyecanla ekledi: Bu pilav, tıpkı ninemin pişirdiği pilava benziyor, tadı da lezzeti de aynı! İsmail Dede, benim en sevdiğim yemeğin Ahıska pilavı olduğunu nereden bildiniz?
– Ben de Ahıska pilavını çok seviyorum yavrum! Düşündüm ve kendi kendime: "O da Ahıskalı, üstelik onun da adı İsmail, mutlaka pilavı seviyordur,” dedim.
İki arkadaş, İsmail Dedenin bu şakalarından çok hoşlandılar, gülüp eğlendiler. Önlerindeki lezzetli pilavdan yiyip, tatlı şerbetten içtiler ve yemekten sonra da divanın üstüne oturdular. İsmail Dede, buradaki evini de Ahıska’daki evlerine benzetmişti. Duvar boyunca bir tahta divan yaptırmıştı. Ahıska’da buna "tahta seki” diyorlardı. Divanın karşısında ise bir masa vardı. Üçü de divana oturup tatlı bir sohbete başladılar.
İsmail Dede, misafirine döndü:
– Demek yaptığım pilav, ninenin pilavı gibi lezzetliydi ha?
İsmail gülümsedi:
– Evet, sanki ninem pişirmişti. Çocukken, ben ne zaman istesem, ninem bana pilav pişirirdi. İki eli kızıl kanda da olsa, benim pilavımı hazır ederdi. Ahıskalıların sürgün edilmesi sırasında kaybettiği kardeşinin adı da İsmail imiş. Bana onun adını vermiş ninem. Bu yüzden ninem, beni diğer kardeşlerimden çok severdi. Beni çok sevdiğini hiç saklamazdı da… "Zavallı kardeşim İsmail de pilavı çok severdi,” derdi. Pilavı pişirirdi; ama kendisi hiç yemezdi. Nevruz Bayramlarında, ninemin derdi tazelenirdi: "Keşke kardeşim İsmail de burada olsaydı, bu pilavdan doyuncaya kadar yeseydi. O zaman benim hiçbir derdim kalmazdı,” diye söylenir, iç geçirirdi hep…
Birdenbire üçü de sustular, odaya derin sükût çöktü… İsmail, bunları neden anlattığını, kendisi de bilmiyordu. İsmail Dedeye dönerek tekrar konuşmaya başladı:
– İsmail Dede, bağışla beni, senin de moralini bozdum, seni de üzdüm…
– Konuş, anlat oğul! O keder dolu günleri, içimizi yiyip kemiren dertleri, biz de hiç unutamadık. O felaket başımıza geldiğinde, kimi anasını, kimi babasını, kimi bacısını, kimi kardeşini, kimi de çocuğunu yitirdi. Ama en önemlisi de vatanımızı yitirdik! Vatanımızı… Tek suçumuz Türk olmaktı! Bunu hiçbir zaman unutmayın. Türkiye sınırlarının yakınlarında, o cennet yerlerde bir tek Türk’ün bile yaşamasını istemiyorlardı. Güya Türkiye’ye yakın olan bizler, Sovyetler Birliğinin sınır güvenliğini tehlikeye atacaktık! Bu beyaz bir yalandı! O zamanlar, bizim gencecik oğullarımız, Sovyet Kızıl Ordusunda Faşist Almanya’ya karşı savaşıyorlardı. Ancak Almanlara karşı savaşan o yiğitlerin ailelerini ise, şüpheli sıfatıyla sürgüne gönderiyorlardı. Dünyada böyle bir zulüm görülmüş müdür oğul? Türk halkların kanına susamış olan Stalin’in emriyle 14-15 Kasım 1944’te Ahıskalıları trenlere doldurup dört bir yana sürgün ettiler. Bir vatanı darmadağın ettiler, bir halkı darmadağın ettiler, aileleri parçaladılar. Ben o zaman 13 yaşındaydım, ortaokulda okuyordum. Ekim ayında bizim köye, "Kızıl Ordu” ya bağlı uzun parkalı, eli tüfekli askerler geldiler. Köy halkı büyük bir korkuya kapılmıştı. Şimdiki gibi hatırlıyorum, bir gün babam, morali çok bozuk bir şekilde, kırgın bir halde eve geldi. Annem tandırlıkta ekmek pişiriyordu. Babam:
– Haydi, toparlanın, gidiyoruz, bizi başka yerlere göçürüyorlar, dedi ve annemin yüzüne baktı.
Annem bu haberi duyunca, eli kolu tutmaz oldu, iki eli yanına düştü. Sonra da hamurlu ellerini göğe doğru açıp:
– Eyvah! Evimiz başımıza yıkıldı! Bizi sürgün edecekler! Gitmeyelim! Ölen ölsün, kalan da bu topraklarda kalsın, dedi.
Babam çaresizdi, her şeyi kabullenmişti:
– Ay Çiçek, dedi. Ağzını açıp da bir kelime diyeni, anında yok ediyorlar…
Annemin beti benzi soldu, yüzü kar gibi ağardı. Tandırın başından ayrılıp, telaşla, ayakları birbirine dolaşa dolaşa içeri koşarak, eşyalarımızı ve elbiselerimizi toplamaya başladı. Arada bir de fırsat bulup tandırın yanına varıyor ekmeği tandıra yapıştırıyor: "Ekmekleri pişirmeden gitmem!” diye söyleniyordu. Bir süre sonra askerler kapımıza dayandılar ve acele evi terk etmemizi emrettiler. Aksilik bu ya, yağmur da başlamıştı. Annem endişe içinde etrafına bakınıyor, asla gitmek istemiyordu. Askerler, en gerekli eşyalarımızı, elbiselerimizi yanımıza almaya bile izin vermiyorlardı. Bizler daha evlerimizden çıkmadan, komşu köyde yaşayan ama Türk olmayan diğer köylüler, kapımızın önünü çevirdiler ve bizim gözlerimiz önünde, evlerimizi yağmalamaya başladılar. Askerlerden biri annemin elindeki bohçayı alıp çamurun içine attı. Annem yalvarıp yakararak bir iki yorgan almaya muvaffak oldu. Atlarımız, arabamız, peynir çömleklerimiz, tandırdaki annemin yenice yaptığı sıcacık ekmekler, sahip olduğumuz ne varsa, hepsi de orada kaldı… Askerler bizi onarlı gruplar halinde önlerine katıp hayvan gibi sürdüler…
Bazı adamlar: "Bizim suçumuz, günahımız nedir? Neden bizi yerimizden, yurdumuzdan, yuvamızdan sürgün ediyorsunuz,” diye yalvaran gözlerle soruyorlardı. Komşumuz Selime Hanım ise: "Bize neden böyle zulüm ediyorsunuz? Benim oğlum cephede, savaşıyor, oğlum cepheden döndüğünde, ona ne cevap vereceksiniz,” diye hüngür hüngür ağlıyordu. Sonra bizi istasyona getirip, birbirimiz üstüne istif ederek, hayvan gibi vagonlara doldurdular. Çok soğuktu, dişlerimiz birbirine değiyor, tir tir titriyorduk. Binlerce insan, sual dolu gözlerle birbirlerine bakıyor, neler olup bittiğini öğrenmek istiyordu. Babam bir fırsatını bulup annemin kulağına eğilip fısıldayarak:
– Ağlayıp sızlamayı bırak! Kendine gel. Bunlar bizi ölüme götürüyorlar. İstasyonların birinde, bir fırsatını bulup kaçmalıyız! Yoksa hiçbirimiz sağ kalamayız. Eğer Türkiye’ye ulaşabilirsek, ancak o zaman kurtuluruz, dedi…
– Sizi çok iyi anlıyorum İsmail Dede. Ninem de tıpkı sizin gibi büyük acılar çekmiş. Yıllarca babasını ve kardeşini aramış, her gelene sormuş ama "gördüm” diyen olmamış. Ninemin annesi de genç yaşta dul kalmış, bir daha evlenmemiş, ninemi büyütmüş, okutmuş. O ölürken, son nefesinde bile oğlunun adını sayıklamış.
Yıllar sonra ninem babama: "Beni Gürcistan’a götür,” dedi. Babam onun içinden geçenleri bildiği için, onu Önce Gürcistan’a, oradan da Ahıska’ya götürdü. Babamın dediğine göre, ninem Ahıska’ya vardığında, sürgün döneminden kalan ahşap evlere bakarak: "Ohh! Nihayet vatanıma kavuştum, bedenime taze bir can geldi, Allah’ım sana şükür,” demiş. Çok uzun yıllar geçmiş olmasına rağmen, doğruca kendi evlerine gitmiş. Evin yeni sahibinden, içeri girmek için izin istemiş. İçeri geçtiğinde ise duvarları koklamış: "Hâlâ babam ile kardeşimin kokusu geliyor,” diye ağlamış. Gelirken de bahçelerindeki dut ağacının dibinden, bir miktar toprak alıp getirmiş. "Annemin vasiyetidir,” demiş. O toprağı getirip annesinin mezarı üstüne döktükten sonra, ninem bir süre sakinleşmişti…
İsmail Dede derin düşüncelere daldı. Sanki küçük İsmail’in söylediklerini hiç duymuyordu…
Ahmet’in sesi, İsmail Dedeyi ürpertti:
– Dede, İsmail artık gitmek istiyor…
İsmail de, izin istedi:
– İsmail Dede, çok geç oldu, izin veriseniz, ben gideyim.
İsmail Dede, bir hayal rüzgarına kapılıp, kuru bir yaprak gibi geçmişe savrulmuştu. İsmail’in sesi, onu hayal dünyasından koparıp getirse de, sesi hâlâ titriyordu:
¬ – Beni bağışla oğul! İhtiyarlık böyle bir şey işte… Ahıska’dan, vatandan söz açıldı mı; adeta bu dünyadan kopup gidiyorum. Hayaller beni öyle bir savuruyor ki, hiçbir şey duymuyor, hiçbir şey hissetmiyorum. Bağışla! Dalıp gittim. Galiba senin konuştuklarının çoğunu da hiç işitmedim. İnşallah, ilerde, rahat rahat oturur, sohbet eder, senin Ahıska’da kimlerden olduğunu da öğreniriz… Biliyor musun oğul? Bizim bir dut ağacımız vardı, sen konuşurken o dut ağacını hatırladım. Dutlar daha olgunlaşmadan, bacımla birlikte dutları yemeye başlardık. Dut ağacımız da öyle sıradan bir ağaç değil; ailemizin bereket ağacıydı. Annem: "Oğlum, ağaca çık, dut çırp, pekmez kaynatalım,” derdi. Ben dut çırpmaya hazırlanırken, konu komşunun kızları gelir, dut ağacının altına gerdiğimiz büyük çadırın uçlarından tutarlardı. Kendimi göstermek ve kızlara beğendirmek için dut ağacının dalları arasında mekik dokur, bin türlü oyun çıkarırdım. Ben dalları silkeledikçe, olgunlaşan dutlar, yağmur gibi çadırın üstüne dökülürdü. Kızlar birbirine ses verip bağrışırlardı. Dutu çırpıp işimizi bitirdikten sonra, kızlar ve erkekler birbirimize karışır, "körebe” veya "tavşan kaç tazı tut” oynardık. Bacımın şen gülüşleri hâlâ kulaklarımdadır. İlahi! Ne güzeldi o günler! Nasıl da kaygısız, kedersiz yaşıyorduk… İsmail, bana yeniden o günleri hatırlattı…
Ahmet, arkadaşına dönerek:
– Dedem de o sürgün yıllarında, bacısını yitirmiş ve bir daha hiç görememiş İsmail!
İsmail Dede:
– Hayat, böyledir işte, sevgili torunlarım, dedi ve elini kalbinin üstüne koyarak ekledi: Ama önemli olan, burada yaşıyor olsak da, vatanımızı unutmamız. Biz, ilerde Ahıska’dan, vatanımızdan daha çok bahsedeceğiz. Şimdi siz bana okulunuzdan, öğretmenlerinizden, derslerinizden bahsedin.
İsmail Dedenin bu isteği, yeni bir mevzunun da başlangıcı oldu…
***
İsmail Ninesinin hasta olduğu haberini almıştı. Mehmet Hocanın yanına gitti ve ondan bir ricada bulundu:
– Hocam, birkaç günlüğüne Kazakistan’a gitmek istiyorum. Mutlaka gitmem gerekiyor, bu nedenle sizden izin istiyorum…
Mehmet Hoca endişe etti:
– İsmail, sen buraya geleli kaç ay oldu ki? Sen daha dört ay önce geldin! Bak sınavlar yaklaşıyor, derslerine zaman ayırıp çalışsan, sınavlara hazırlansan iyi olur.
– Hocam, inanın ki çok önemli, mutlaka gitmeliyim.
– Ben, senin iyiliğin için, gitmeni istemiyorum. Yoksa ciddi bir mesele mi var? Bir, ölüm falan mı oldu?
– Ölüm falan yok; ama ninem ağır hasta, hocam. Ninem ölüm döşeğindeymiş. Bir türlü canını teslim edemiyormuş. Telefon edip: "Belki de seni bekliyordur, gel, ninenin gözünü yolda koyma,” dediler. Hocam, beni ninem büyütmüş ve çocuk yaşlarında kaybettiği kardeşine benzediğim için de beni çok seviyor ninem. Gitmezsem, kendimi asla bağışlayamam…
İsmail ile birlikte gelen Ahmet de rica etti:
– Endişe etmeyin, hocam, İsmail Kazakistan’dan döndüğünde, sınavlara hazırlanması için ona yardım edeceğim, dedi…
Mehmet Hoca, onları kıramadı:
– Peki, git, Allah yardımcın olsun, dedi.
***
Dersten sonra, Mehmet Hoca Ahmet’i çağırıp sordu:
– Ahmet, deden nasıl? İyi mi?
– İyi hocam, size de selamı var…
– İsmail’den bir haber var mı?
– Ninesi biraz daha iyiymiş. İki gün sonra dönecek.
– Sizin çok güzel bir dostluğunuz var, umarım bu dostluğu, ömrünüzün sonuna kadar devam ettirirsiniz.
– Biz, sadece dost değiliz ki! Aynı zamanda ikimiz de Ahıskalıyız, hocam. İkimizin ailesi de Ahıska’dan sürgün edilmiş, bizimkiler Türkiye’ye sığınmışlar; onlar ise Kazakistan’da sürgün hayatı yaşamışlar. Sürgün yıllarında, onlar da ailelerinin bazı fertlerini yitirmişler ve bir daha haber alamamışlar. Benim dedem, annesini ve bacısını yitirmiş, İsmail’in ninesi ise babasını ve kardeşini… Bizi aynı zamanda kader birleştiriyor. İsmail’i dedem de çok sevdi, onunla dost oldular, her gün İsmail’i soruyor.
– Buna çok sevindim, Ahmet. İsmail, çok uzaklardan geldi. Üstelik de biz, İster Ahıskalı, ister Kazakistanlı olalım, hepimiz Türk’üz, kardeşiz. Ama gurbette olan kardeşlerimize daha çok yardım etmeli, onların sorunlarıyla yakından ilgilenmeliyiz.
Ahmet, "elbette hocam” der gibi, elini kalbinin üstüne koydu.
Öğrencisinin bu jesti, Mehmet Hocanın çok hoşuna gitti, derinden bir nefes alıp ümitle Ahmet’e baktı…
***
Birkaç gün sonra, Mehmet Hoca derste İsmail’in de olduğunu gördü. Ders çıkışında, koridorda karşılaştılar. Mehmet Hoca:
– İsmail, oğlum, seninle konuşmam gerek! Ben odama çıkıyorum, haydi, sen de gel, dedi.
Birlikte odaya çıktılar. Mehmet Hoca İsmail’e yer gösterdi, onun karşısına geçip oturdu ve söze başladı:
– Ne zaman geldin? Ninen nasıl oldu?
– Dün geldim, hocam… Ninemin durumu ise iyi değil. Annem: "İsmail, ninenin senin yolunu beklediğini sanıyorduk; ama yanılmışız, zavallı kadın gözlerini kapıdan ayırmıyor, uzakta da başka bir akrabamız yok ki, onun yolunu bekliyor, desek. Sorduğumuzda da hiç bir şey söylemiyor,” dedi.
– Ahmet’in dediğine göre ninen, sürgün yıllarında babasını ve kardeşini yitirmiş, onları bir daha da görememiş, öyle mi?
– Evet, hocam, öyle… Ama ninemin babası çoktan ölmüştür. Kardeşinin de yaşadığını sanmıyorum. Çünkü ninem ve annesi onları çok aramışlar, her gördüklerine sormuşlar, fakat "gördüm” diyen olmamış. Ninem sadece onların yokluğunu kabul etmiyor, edemiyor.
– Kolay değil, İsmail. Ninen, babasını ve kardeşini nasıl kaybettiğini, onlardan nasıl ayrı düştüğünü sana anlattı mı? Ahıskalıların bir bölümü Türkiye’de yaşıyor, onların bir dernekleri de var, biz de boş oturmayalım, arayalım, soralım, belki de bir ipucu bulabiliriz.
– Allah sizden razı olsun, hocam! Ninem o günleri bize anlatmıştı. Onları bir tren vagonuna doldurmuşlar, sürgüne gönderiyorlarmış. Ninemin babası, karısına: "Tren bir sonraki istasyonda duracak, tekrar harekete geçtiğinde ben oğlan ile aşağı atlayacağım, sen de kızımızı al ve trenden atla,” demiş. Ninemin babası, konuştukları gibi, oğlu İsmail’i alıp trenden atlamış. Ninemin annesi ise geç kalmış, ninemi alıp trenden atlamaya cesaret edememiş, daha doğrusu buna fırsat bulamamış. Sonra nenemin annesine günlerce işkence edip sorguya çekmişler, kocası ile oğlunun nereye kaçtıklarını öğrenmek istemişler. Ninemin annesiyse onlara yalan söylemiş, "kocam oğlumu da alıp Ahıska’ya, evimize gitti,” demiş. Yıllar sonra annesi nineme: "Artık büyüdün, genç kızsın, bunları bilmelisin, sürgün yıllarında biz, baban ve kardeşinle birlikte Türkiye’ye kaçacaktık. Onlar trenden atladılar; ama ben başaramadım, fırsat bulup seni de kucağıma alarak trenden atlayamadım. Belki de baban ile kardeşin, canlarını kurtarıp Türkiye’ye gitmişlerdir. Eğer ölmüş olsalardı, mutlaka bir haber gelirdi,” demiş. Stalin’in ölümünden sonra, sert buzlar erimeye başladığında, ninemin annesi çalmadık kapı bırakmamış, hayat yoldaşının ve oğlunun yaşayıp yaşamadıklarını öğrenmek istemiş. Ninemin annesinden bıkan yetkililer, "kocan ile oğlun, ölmüştür, Kaçarak Türkiye’ye gitmeleri imkânsız,” demişler ve ninemin ümitlerini kırmışlar. Ninemin dediğine göre, annesi yetkililerin bu sözlerine hiç inanmamış hem de nineme vasiyet edip: "Hiç kimseye inanma, ara ve onları bul,” demiş. Ninem de her yerde onları aramış. Sovyetler Birliği yıkıldığında ninem ellerini göğe kaldırıp, dua etmiş, "Çok şükür, artık Türkiye’ye de gidebileceğiz,” demiş. Fakat Türkiye’den de bir haber alamamış. Ninemin dediğine göre, annesi ona iki vasiyette bulunmuş: "Mezarımın üstüne Ahıska’dan toprak getirip serp! Bir de baban ile kardeşinin nerede olduğunu öğren!” demiş. Ninem, belki de annesinin ikinci vasiyetini yerine getiremediği için canını teslim edemiyor, hocam…
Mehmet Hoca İsmail’in anlattığı bu garip hayat hikâyesinden o kadar etkilenmişti ki, ne söyleyeceğini bilmiyordu. İsmail de onun bu halini görünce çekinerek:
– Hocam, özür dilerim, bu anlattıklarımla galiba sizi çok üzdüm, dedi.
– Yok, oğlum, bu dert sadece sizin değil, hepimizin derdidir. Bu meseleyle ben de ilgileneceğim, belki de…
– Çok sağ olun, hocam…
***
İsmail’in ninesinin bu hazin hayat hikâyesi Mehmet Hocanın aklından da hiççıkmıyordu. Ahıska Türk’ü olan birçok arkadaşına telefon etti, görüştü, bir hafta nasıl geçti, kendisi de farkına varmadı. Cuma günü, son ders çıkışında, Ahmet’i gördü. Ahmet, hocasına selam verdi:
– Merhaba, hocam, nasılsınız?
– Sağ ol, Ahmet. Sen nasılsın, deden nasıl?
– Teşekkür ederim, hocam, dedem iyi…
– Deden, sürgün yıllarında Türkiye’ye gelen Ahıskalılardan idi değil mi?
– Evet, hocam, öyle…
– Geçen gün, dedem de annesini ve kız kardeşini kaybetmiş, diyordun, değil mi?
– Evet, hocam, doğru, annesini ve bacısını kaybetmiş.
– Dedene selam söyle, onun ziyaret etmek istiyorum, "hocam yarın akşam seni ziyarete gelecek,” dersin, olur mu?
– Ne demek hocam! Kapımız her zaman açık. Dedemi tanıyorsunuz, bu haberi duyunca çok sevinecektir…
***
Mehmet Hoca, o akşam Ahmet’in dedesine misafir oldu. İsmail Dede ile selamlaştıktan sonra divanın üstüne oturdu ve zihnini kurcalayan sorulara bir cevap bulabilmek ve zihnindeki karanlık noktaları aydınlatmak için, hemen söze başladı:
– İsmail Bey, Ahıska’dan hangi şartlarda ve nasıl sürgün edildiğinizi, sürgünden nasıl kaçıp kurtulduğunuzu ve Türkiye’ye nasıl geldiğinizi öğrenmek istiyorum. Bunları bana anlatır mısınız?
İsmail Dede, Ahmet’in sevgili hocasının, birdenbire böylesine derin sorular saracağını hiç beklemiyordu:
– Ay oğul, o kederli hikâyenin ne başı, ne de sonu var… Nereden başlayacağımı bilemiyorum, dedi.
Mehmet Hoca:
– Ahıska Türkleriyle ilgili bir araştırma yürütüyorum. Bu konuda bana yardım edeceğinizi ümit ediyorum. Eğer konuşmak istemiyorsanız…
Mehmet Hoca sözlerini tamamlamadan, İsmail Dede söze girdi:
– Yok, Mehmet Hocam, siz, bizim aileden biri sayılırsınız. İstediğiniz her şeyi anlatırım ancak Ahıska benim en yaralı yerimdir. Sadece, sizi de derdime ortak etmek, üzmek istemedim, diyerek Ahıska’dan ayrıldıktan sonra başına gelenleri, bütün ayrıntılarıyla Mehmet Hoca’ya anlattı…
Odaya çöken sükûtu, Mehmet Hocanın sorusu dağıttı:
– Daha sonra, anneniz ve bacınızı hiç aramadınız mı?
– Bir ömür boyu onları aradım. Trenden atlarken ne kadar büyük bir korkuya kapılsak da, nerdeyse üç gün boyunca, tren yolunun geçtiği bölgeye yakın olan yerleşim yerlerinde onları aradık. Ümidimiz kesilince de bin bir azapla yola düştük ve babamla birlikte Batum’a gittik. Bizi yakalasalardı, derimize saman basarlardı. Allah bize yardım etti. Türk gemicilerinin de yardımıyla gizli yollardan gemiye binip, Karadeniz’den Türkiye’ye geçtik. Bizim Türkiye’ye ulaşmamız bir mucizeydi. Türkiye’ye geldikten sonra da babam, her gün, her saat onları aradı. Babam beni buraya bırakıp geri dönmek istedi ama ben babamın ayaklarına kapanıp: "Sen olmazsan, ben tek başıma nasıl yaşarım,” dedim. Babam, benim bu sözlerimden çok etkilendi ve benim hatırıma burada yaşamaya devam etti. Burada işe girdi, çalıştı, beni okuttu, ev bark sahibi olmamı sağladı. Kalp hastası olmuştu, bir gün yatağa düştü ve bir daha ayağa kalkamadı…
Sovyetler Birliği dağıldıktan sonra benim ölmeye yüz tutmuş olan ümitlerim yeniden canlandı. Anemi ve kız kardeşimi, aradım, sorup soruşturdum; ama bulamadım. "Sürgün dönemindeki açlık ve salgın hastalıklardan kurtulamamışlardır,” diye düşünmeye başladım ve artık onları aramaktan vazgeçtim…
Mehmet Hoca, İsmail Dedenin bu hazin hikâyesini dinlerken, birdenbire: "Aman Allah’ım, ne büyük benzerlikler var! Belki de İsmail’in ninesi, Ahmet’in dedesinin bacısı,” diye düşündü. Bu düşünce, zihninden bir yıldırım gibi geçti. Beyninde kıvılcımlar uçuşmaya başladı, birden üşüdüğünü, ürperdiğini hissetti ve kendi kendine: "Mehmet Hoca, sen de hemen olayları birbirine bağlayıp, bir sonuca varıyorsun! Bu o kadar kolay mı? Ailesini kaybeden o kadar çok Ahıskalı var ki,” diye düşündü. Ancak Mehmet Hocanın için bir şüphe tohumu düşmüş ve bu tohum hızla yeşermeye başlamıştı. Sorular art arda sormaya başladı:
– İsmail Bey, sizin kız kardeşinizin adı neydi?
– Leyla… Güzel Leyla…
– Peki, annenizin adı neydi?
– Çiçek…
– Çiçek mi?
– Evet…
– Babanızın?
– Ahmet. Bizim Ahmet’e, babamın adını verdim…
– Sizde fotoğrafları var mı?
– Fotoğrafları ne gezer, oğul? Olsaydı, belki de şimdiye kadar bulabilirdik. Bizi evimizden, yurdumuzdan yuvamızdan çıkardıklarında, başımıza neler geleceğini nerden bilecektik!
Mehmet Hoca, İsmail Dedeye başka bir şey sormadı ama "bu işin içinde bir iş var,” diye geçirdi içinden. İçinde parlayan ümit ışığı ile İsmail Dedeye veda edip oradan ayrıldı. Eve nasıl geldiğine kendisi de inanamadı, nerelerden geçmiş, nerelerden dolaşıp gelmişti, kendisi de bilmiyordu. O gece, sabaha kadar uyuyamadı, ne yaptıysa gözüne uyku girmedi. Kazakistan’dan gelen Ahıskalı öğrencisi İsmail ile konuşmak ve zihnindeki soruları ona yöneltmek için, sabah erkenden okula gitti…
***
Mehmet Hoca, o sabah İsmail’i odasına çağırdı ve ona yer gösterdikten sonra, art arda sorular sordu:
– İsmail, sende ninenin ve ninenin annesinin fotoğrafları var mı?
İsmail:
– Yanımda ninemin fotoğrafı var, hocam. Ama ninemin annesinin fotoğrafı yok…
– Ninenin adı neydi, İsmail?
– Leyla, hocam.
Bu kez Mehmet Hocanın sesi heyecandan titredi:
– Ya annesinin adı?
– Çiçek…
Mehmet Hoca git gide heyecanlanıyordu.
– Oğlum, ninenin babasının adı neymiş?
– Ahmet’miş, hocam.
Her şey apaçık ortadaydı. Bütün gerçekler gün yüzüne çıkmıştı. Bir ömür süren hasret artık bitecekti. Mehmet Hoca içinden Allah’a şükrediyordu: "İlahi! Beni, yıllar yılı birbirlerinden ayrı düşen insanların kavuşmasına vesile ettiğin için sana şükürler olsun! İlahi, şimdi sana yalvarıyorum. Ne olur bu iki kardeşi birbirine kavuştur, onların neler çektiğini senden daha iyi kim bilir ki?”
Mehmet Hoca derin bir düşünceye dalsa da yüzünde garip bir ışık dolaşıyordu. Tekrar İsmail’e döndü:
– Ninen şimdi nasıl, oğlum? İyi mi bari?
– Çok hasta, iyi değil, hocam.
– Allah yardımcısı olsun! İyileşir inşallah! Yaz tatiline de az kaldı. Kazakistan’a gidecek misin?
– Gideceğim, hocam, ninemi görmek için gideceğim.
– Gidersen, inşallah.
İsmail, Mehmet Hocayı hiçbir zaman böylesine mutlu, neşeli görmemişti…
***
Mehmet Hoca, yol boyunca, bir yandan bu haberi İsmail Dedeye nasıl söyleyeceğini düşünüyor; bir yandan Allah’a şükrediyordu: "Allah’ım, sana şükürler olsun! Sen nelere kadirsin! Elli yıl önce birbirinden ayrı düşen, iki ayrı ülkede birbirinden habersiz, birbirinin yaşayıp yaşamadığından habersiz iki kardeşin torunlarını, aynı üni¬versitede, aynı fakültede, aynı sınıfta karşı karşıya getirmek ve beni de bu hikâyeye ortak etmek, ancak senin gerçekleştireceğin bir mucizedir!”
Mehmet Hoca bunları düşünerek İsmail Dedenin evine vardı ve heyecanla kapıyı çaldı. İsmail Dede, kapıyı açıp karşısında Mehmet Hocayı görünce çok sevindi:
– Hoş geldin Mehmet Hoca! Tam vaktinde geldin. Geç içeri, geç! Balık kızartmıştım. Ben de balığı birlikte yemek için, bir Allah kulunun kapımı çalmasını bekliyordum.
Mehmet Hoca içeriye geçerken:
– İsmail Bey, bu balık meselesini sonra hallederiz, dedi. Nasılsın, kendini nasıl hissediyorsun?
– İyiyim, bu gün her zamankinden daha iyiyim! Biz, iyi ya da kötü, ömrümüzün çoğunu yaşamışız, artık bizim için yolun sonu görünüyor. Allah, siz gençlere uzun ömürler versin! Hem sen neden kapı ağzında duruyorsun, burası senin de evin sayılır, geç içeri, geç, otur!
Mehmet Hoca içeri geçip divana oturdu ve:
– Sağ olasın, İsmail Bey, dedi.
İsmail Dede, deminden beri Mehmet Hocayı süzüyordu:
– Ay oğul! Sanki bana söyleyeceklerin var, dedi. Ahıska ile ilgili ne soracaksan sor, hafızamda kalan her şeyi anlatacağım sana…
– İsmail Bey, vallahi nasıl söyleyeceğimi bilmiyorum… Kalbinizde ciddi bir sorun yoktur umarım!
– Söyle ay oğul! Bu yürek nelere dayanmadı ki!
– İsmail Bey, siz mucizelere inanır mısınız?
İsmail Dede bir an duraksadı, sonra da hiç tereddüt etmeden cevap verdi:
– Evet, inanırım.
– Yıllar boyunca aradığın kız kardeşini buldum, desem, inanır mısınız?
Bu sözler Mehmet Hocanın ağzından nasıl çıkmıştı, kendisi de farkına varamadı. İsmail Dede sanki bu sözleri hiç duymadı, hiçbir şey demedi, yerinden de kıpırdamadı… Sadece benzi soldu, yüzü bembeyaz oldu:
– Hocam, başımızın üstünde yeriniz var; ama ne olur, bu konuda bana şaka yapmayın lütfen.
– İsmail Bey, sizinle bu konuda şaka yapmaya, size olan saygım müsaade etmez. Lütfen heyecanlanmayın, söyleyeceklerim, gerçektir.
Bu kez İsmail Dedenin yüzü dağ lalesi gibi kızardı. Alnı domur domur terlemeye başladı, dudakları titredi:
– Bu günü, böyle bir haberi, tam bir ömür bekledim. Bir ömür… diyerek gözlerini Mehmet Hocaya dikti ve ekledi: Yalvarırım, o sözleri bir daha söyle. Kelime kelime, tekrar, tekrar söyle…
Mehmet Hoca da bu durumdan çok etkilense de, bu kez daha kendinden emin bir şekilde dile geldi:
– İsmail Bey, bacınız Leyla Hanımı bulduk, o sağ, yaşıyor!
İsmail Dede bu kez Mehmet Hocanın dediklerine yürekten inandı ve titrek bir sesle:
– Leyla sağ mı? Bacım yaşıyor mu, diyerek çocuk gibi hıçkıramaya, ağlamaya başladı ve: Beni hemen bacımın yanına götürün, hocam, artık daha fazla duramam, bir dakika bile geç kalamam, onu hemen görmeliyim, diyerek ayağa kalktı.
Mehmet Hoca:
– Biraz sakin olun, İsmail Bey… İnanın her şey daha güzel olacak, şimdi rica ediyorum, biraz su için, kendinizi toparlayın, diyerek su dolu bardağı ona uzattı.
Bir bardak su, İsmail Dedenin 50 yıldır alev alev yanan hasret ateşini söndürebilir miydi?
– Mehmet Hoca, ben bu anı, nerdeyse elli yıldır bekliyordum. Peki, kız kardeşim şimdi nerede?
– İsmail Bey, Leyla Hanım ve ailesi, şimdi Kazakistan’da yaşıyorlar…
– İsterse dünyanın öbür ucunda yaşasınlar, bacım Leyla’yı görmek için, sürüne sürüne de olsa, giderim. Mehmet Hocam, ömrüm oldukça, nefes alıp verdiğim sürece, sana dua edeceğim. Her iki dünyada da yerin cennet olur inşallah. Bacımı bir görebilsem, gözlerim açık gitmezdim. Rahatça göçerdim bu dünyadan. Allah şahit ki, Leyla’yı görmeden bu dünyadan göçmek istemiyordum, onu görmeden ölmek istemiyordum…
Mehmet Hoca da İsmail Dedeyle birlikte ağlıyordu. Ağlaya ağlaya:
– İsmail Bey bacın Leyla Hanım, kimdir biliyor musunuz?
– Yoo!
– Torununuz Ahmet’in okul arkadaşı, Kazakistan’dan gelen İsmail’in ninesidir.
– Kimin?
– İsmail’in.
– Bizim İsmail’in mi?
– Evet!
İsmail Dede, nerdeyse kanat açıp, sevinçten uçacaktı:
– Mehmet Hoca, dedi. İsmail’i bir kez gördüm. Ama bin yıldır tanıdığım hissine kapılmıştım. Aslında bu yakınlığın sebebini, tahmin etmeliydim.
– Bu, Allah’ın bir lütfüdür İsmail Bey! İsmail’i çekip buralara kadar getirdi ve sizin yarım asırlık hasretinize son noktayı koydu.
– Ben ne zaman Allah’a yönelip dua etmiştim, ondan her hep kız kardeşime kavuşmayı nasip etmesini istemiştim!
– İsmail Bey, Leyla Hanımın artık yaşlandığını ve ağır hasta olduğunu da öğrendim. Biz bu haberi, ona birdenbire veremeyiz. En iyisi, siz Kazakistan’a gidin ve hem bu haberi verin, hem de onu görün…
İsmail Dedenin yüzündeki tebessüm birdenbire dağıldı:
– Ağır hasta mı dedin? O nasıl bu kadar yaşlanır, nasıl nine olabilir ki! O küçücük bir kızdı…
– Aradan uzun yıllar geçmiş, elbette yaşlanmıştır, İsmail Bey, ama sizi görünce, hastalığı da iyileşecektir, buna inanıyorum. Üstelik siz de mucizelere inandığınızı söylememiş miydiniz?
***
İsmail Dede, Kazakistan seferine hazırlanmıştı. Uçakta, Ahmet ile İsmail de onun iki yanına oturmuşlardı. İsmail Dede arada bir Ahmet ve İsmail’e bakıyor, onların birbirlerine nasıl da benzediğini, apaçık görüyordu. Ahmet ile İsmail ise ona sürekli, ailelerinin geçmişi ile ilgili sorular soruyorlardı. Zaman nasıl da geçmişti, Kazakistan’a ne zaman vardıklarını kendileri de bilmiyordu. Genç İsmail ailesine, Ahıskalı arkadaşı ve onun dedesiyle birlikte geleceğini haber vermişti. Mehmet Hocanın tavsiyelerini harfiyen yerine getirdiği için, ailesine başka hiçbir şey söylememişti.
Havalimanında, onları İsmail’in babası Süleyman karşıladı. İsmail Dede, Süleyman’ı kendi babasına benzettiğinden, gayri ihtiyari ona sarıldı. Süleyman da onu, çoktandır tanıdığı bir yakınıymış gibi, bağrına bastı.
Süleyman, çok sıcakkanlı bir adamdı. Yol boyunca, Kazakistan’daki hayatlarından, yaşam şartlarından bahsetti ve İsmail Dedeye, Ahıska’nın hangi bölgesinden olduğunu sordu. İsmail Dedenin aklı fikri bacısında olduğu için onun sorularını geçiştiriyor, kaçamak cevaplar veriyordu. Aslında kalbi küt küt atıyordu, gittikçe kalbinin çarpıntısını daha çok duyuyor, kalbi ışık hızıyla bacısının yanına doğru kaçıyordu.
Birden, kendini daha fazla tutamayıp sordu:
– Anneniz Leyla Hanım nasıl? İyi mi?
Süleyman:
– İyi değil, çoktandır yatalak hasta, artık iğne ilaç da fayda etmiyor, dedi.
– Doktorlar, ne diyor?
– Ne desinler… Annem iki kez kalp krizi geçirdi. Allah onu, üçüncü bir krizinden korusun, diye gece gündüz dua ediyoruz.
O an, sanki İsmail Dedenin yüreğine ağır bir taş asılmıştı. Derinden bir iç çekti:
– Aahhh!
Süleyman:
– "Ah”ın dağlara, taşlara gitsin… İşte, geldik. Burası bizim evimiz. Annem eğer uyumuyorsa, sizi gördüğünde çok sevinecektir. Annem: "Ahıskalı birini gördüğümde, Ahıska’yı görmüş gibi oluyorum,” diyor. Haydi, arabadan inin, kendi evinize hoş geldiniz!
***
İsmail’in ailesi, İstanbul’dan gelen misafirleri büyük bir muhabbetle karşılayıp, "hoş geldiniz” diyerek misafir odasına davet ettiler. Sofra çoktan kurulmuş, türlü yemekler pişirilmişti. İsmail’in kız kardeşi, elinde tepsi ile kapının ağzında göründü; annesiyse "yoldan geldiniz, acıkmışsınızdır, sizin için en güzel Ahıska yemeklerini pişirdim,” diyerek, tepsinin üstündeki yemekleri sofraya dizmeye başladı.
İsmail Dede heyecanla sordu:
– Leyla Hanım nerede?
– Annem yan taraftaki odada, uyuyor, biraz sonra uyanır. Torununu çok özlemişti, o da bütün gün, "İsmail ne zaman gelecek?” diyerek, gözünü kapıya dikmişti. Beklemekten yorulmuş olacak ki, dalıp gitmiş, uyumuş…
İsmail Dede:
– Ben Leyla Hanımı bir göreyim, diyerek ayağa kalktı ve ekledi: Leyla Hanım, hangi odada kızım?
– Buyurun, bu odadadır…
İsmail Dedenin, ısrarla Leyla nineyi görmek istemesine bir anlam veremeyen aile üyeleri, hiçbir şey anlamadılar ve şaşkınlıkla birbirlerinin yüzüne baktılar…
İsmail Dede elini uzatıp kapı kolunu tuttu. Elleri hiçbir zaman bu şekilde titrememişti… Sanki masallardaki gibi, kırkıncı odanın kapısı ağzında duruyordu. Kendisini toparlayıp kapıyı açtı…
Yatakta zayıf, yüzü nurlu bir kadın yatıyordu. Onun bembeyaz saçları, tülbendinin altında parlıyor, adeta beyaz bir ışık saçıyordu. "İlahi! Bacım nasıl da yaşlanmış, güzel yüzünü kırışıklıklar nasıl da örtmüş… Ama güzelliği hiç kaybolmamış. Aslında hiç değişmemiş, o hâlâ yıllar önceki Leyla…” diye düşünen İsmail Dede, yatağın yanına yaklaşıp dizlerini yere koydu. Bacısına, sanki bin yıl hasretmiş gibi bakıp, onun yüzündeki her bir çizgiyi, hafızasına kazımak, onun acısını, derdini kendisi çekmek istedi. Ellerini uzatıp yavaşça bacısının ellerine dokundu. Kışın, her yer kar ve buz olduğunda, bacısı emreden bir ses ve biraz da naz ile: "Elimden tut, düşmeyeyim,” derdi. Yaklaşık elli yıl geçmiş olsa da, o küçük, tombul, pamuk gibi yumuşak ellerin sıcaklığı avuçlarından gitmemişti. Bacısının kırışmış, damarları dışına çıkmış zayıf ellerini okşamaya başladı ve içinden: "Bağışla, elini bıraktığım için, beni bağışla!” dedi. O anda, gözyaşları bir pınar gibi kaynamaya başladı. İsmail Dede yanaklarına inen sıcacık gözyaşlarını saklamak istemiyordu. Bu yaşlar, bir ömür boyu, damla damla içine akmıştı, şimdi gözyaşları İsmail Dedenin içinden boşalıyor, yüreğini terk ediyor azatlığa kavuşuyor ve hiç durmadan, akıyor, akıyordu…
Leyla Hanım neden sonra gözlerini açtı, başucunda ağlayarak gözyaşı döken yaşlı adama, şüpheyle baktı. Elinin üstünde bir el vardı ve o elden yayılan ısı, tüm bedenine yayılmıştı. O an, sanki kendi sesini duydu. O ses yıllar öncesinden geliyordu: "Ağabey, ellerim çok üşüyor, ellerimi avuçlarının içine al, ısıt…” Bedenine yayılan bu sıcaklık yıllardır aradığı sıcaklıktı ve şimdi, uzaklarda değil, yanında yanı başındaydı. Yavaşça doğruldu, bir kelime söyleyebildi:
– İsmail…
Hasretin kavurduğu iki kardeş, yıllar sonra birbirlerine sarıldılar. Leyla, güçlükle duyulan bir sesle fısıldıyordu:
Elimde sekiz para,
Dördü ak, dördü kara.
Açım yüreğimi, bak,
Altı kan, üstü yara…
Leyla Ninenin boğazında düğümlenen yaşlar, yanaklarından süzülüyordu. İsmail Dede ise bacısının ellerini avucuna almış, tuz gibi yalıyordu.
Leyla ağlayarak:
– Sonunda geldin, demek! Bir gün çıkıp geleceğini biliyordum. Annemin yanına elim boş gitmeyeceğim. "İsmail beni yalnız bırakmadı, geldi, beni buldu” diyeceğim… Beni bırakıp da hiçbir yere gitme, ben de senin elini bırakmayacağım, İsmail.
Bu manzarayı seyreden ev halkı da hıçkırarak ağlıyordu. Çağlayan gözyaşları ise elli yılın hasretini de alarak, bir ırmak gibi Ahıska’ya doğru akıp gidiyordu…
***
İki kardeş baş başa verip doyuncaya kadar konuştular. Elli yılı bir güne sığdırmak istediler, ama mümkün olmadı.
– İsmail, kardeşim, evimiz son günlerde, sık sık rüyalarıma giriyor. Arkadaşlarımızı, çınar ağacımızı, Hatice’yi görüyorum… Hatice’yi hatırladın mı?
– Hiç unutmadım ki!
– Hatice’ye, "seni ancak toprak alabilir elimden, ölüm ayırabilir benden, kimseye vermem seni,” diyordun…
– Ölümden daha beter olan ayrılık varmış Leyla. Böyle olacağını nerden bilecektik!
– Hatice büyüdü, genç kız oldu, ama hiç evlenmedi. Kardeşinin oğlunun adını da İsmail koydu ve kendi evladı gibi onu büyüttü.
– Hatice şimdi nerde? Sen bunları nerden biliyorsun?
– Yıllar sonra, onun Azerbaycan’da olduğunu öğrendim. Onlar da Özbekistan’a sürgün edilmişler, orada yurt yuva kurmuşlar, sonra, maalesef oradan da sürgün olmuşlar… Azerbaycan onlara kucak açmış, dertlerine ortak olmuş, şimdi orada yaşıyorlarmış. "Burada rüzgârlar, bazen Ahıska’nın havasını getiriyor,” diyor. O da yıllarca bizi aramış. Birkaç yıl önce telefonla konuştuk. Şimdi de ara sıra telefonla konuşuyoruz. Telefon ile ilk görüşmemizde seni sordu, başımıza gelenleri öğrenince de hiçbir şey söylemedi, sadece ağladı… Sonra da: "Bizi o çınarın "ahı” tuttu, Leyla!” dedi ve bana olanları anlattı: "Hatırlıyor musun Leyla? İsmail, çınarın gövdesini bıçakla oyarak adımızın baş harflerini, İ+H=AŞK, diye yazmıştı. Bir keresinde de, bana çınarı işaret ederek, "bak, bu yazılar, bizim sevgimizi, yüz yıllar sonra da bu çınarın altında oturanlara anlatacak,” demişti. Ben de, "İsmail, boş yere bu ağacın gövdesini yaralamışsın, bu çınar bize "ah” eder, kargışı bizi tutar, sonra ayrılırız, keşke ağacın gövdesini yaralamasaydın, demiştim. Maalesef haklı çıktım. Bizi de, aşkımızı da, o çınarın "ahı” tuttu. Bir yıl önce Ahıska’ya, yurdumuza gittim. O çınarı da ziyaret ettim, altında oturdum, o yazı hala o çınarın gövdesinde duruyor… O çınar, sadece o yazıyı saklamış bağrında… Oğlum İsmail "Anne, bu çınar acaba bağrında kimin aşkını taşıyor, dedi. Oğluma "benim aşkımı oğlum, benim aşkımı!” diyemedim…” Kendi evimize, yerimize, yurdumuza bir turist gibi, uzaktan baktım… Oraya bir turist gibi gitmek, benim içimi sızlattı, yüreğim dağladı. Tekrar vatanımıza göçmeyi düşünüyorum. En güzel günlerimiz orada kaldı. Orada ölmek istiyorum.” Diye hayli sızlandı Hatice…
İsmail Dede, bu çocukluk aşkını uzun yıllar boyu yüreğinde taşımış, gönlünde yaşatmıştı. Hatice’nin adını çınara yazdığı gibi, yüreğine de yazmıştı. Şimdi, yüreğindeki o yazının açtığı yara, kanamaya başlamıştı.
İsmail Dede:
– Hatice’nin sesini hiç olmazsa bir kere duysaydım, ona bir kere de olsun, "Hatice, beni bağışla” diyebilseydim, dedi.
Leyla Nine kardeşinin elini sıvazlayarak:
– Eğer öyle yaparsan, onun ömrünü tazelemiş olursun, kardeşim, dedi.
– Bir de annemin kabrini ziyaret etmek istiyorum.
– Ben de seninle geleceğim…
– Olmaz Leyla, sen yataktan çıkmamalısın. Ben mezara gider, hemen dönerim…
– Hayır, seninle geleceğim, yıllardır bu günü bekledim ben. Ölsem de seninle geleceğim. Süleyman, İsmail, bana yardım edin, kalkayım. Kızım, elbiselerimi getir!
Süleyman annesine adeta yalvardı:
– Anne, sen gidemezsin, doktorlar yataktan kalkmamanı söylediler.
– Annemiz bizi bekliyor, oğlum. İsmail’i onun yanına, ben götürmeliyim, onu kimseye emanet edemem!
***
İki kardeş, annelerinin mezarı başında diz çöktüler. Çocukken yaptıkları gibi, ikisi birden:
– Anne, biz geldik, dediler. Sonra damarları dışarı çıkmış elleriyle, mezarın toprağını okşamaya ve içlerinden geldiği gibi ağlamaya; olup bitenleri hatırlamaya ve o eski günleri yeniden yaşamaya başladılar.
İsmail Dede yüzünü Leyla Nineye dönüp:
– Anlat, biz ayrı düştükten sonra, sizin başınıza neler geldi, bir bir anlat, dedi.
Leyla Nine de anlatmaya başladı:
– Siz gittikten sonra anneme çok eziyet ettiler. O dehşet dolu günlerden sonra, çektiğimiz onca eziyetten sonra, nasıl yaşadık, nasıl hayatta kalabildik, aklım almıyor. Soğuk, nemli ve iğrenç kokan o trenle, günlerce yol aldık. Bize günde bir defa, tatsız tuzsuz bir kâse çorba veriyorlardı. Her yer pislik içindeydi. Soğuktan, açlıktan ve susuzluktan ölenlerin sayısı belli değildi. Görevliler, ölenleri trenin penceresinden aşağı atıyorlardı. Tren ile tam yirmi gün yolculuk ettik. Bir yere geldik ve bizleri trenden indirdiler, sonra da kamyonlara bindirip ıssız, kimsesiz yerlere yolladılar. Yıllarca bir parça ekmek için, karın tokluğuna çalıştık, kuş yuvası kadar bir yuva kurmak için gecemizi gündüzümüze kattık, köle gibi hizmet ettik. Bunların hepsine dayandık, tahammül ettik ama annem, sizin hasretinize daha fazla dayanamadı. Ömrünün sonuna kadar sizi aradı, bana da vasiyet edip: "Ömrünün sonuna kadar babanı ve kardeşini ara,” dedi. Eminim şimdi onun ruhu şad olmuştur. Çünkü oğlu geldi, onun oğlunu buldum, vasiyetini yerine getirdim…
***
İsmail Dede, bir süre sonra telefona sarıldı
– Alo!
– Buyurun…
– Hatice?
– Kimsiniz?
– Benim, İsmail!
– İsmail mi? Hangi İsmail?
– Bir zamanlar sana, bak bu türküyü söyleyen İsmail.
Kahve koydum pişmeye,
Aç kapağın taşmaya,
Ağlama, kömür gözlüm,
Az kaldı kovuşmaya…
Telefonun diğer ucundaki kadın ağlıyordu. Hıçkırıklara boğuluyordu. Güçlükle:
– Olamaz! İnanmıyorum, buna, dedi.
– Senin yerine olsam, ben de inanmazdım. Sana sahip çıkamadım, seni mutlu edemedim, diye, telefon edip senden özür dilemek istedim, beni bağışlamanı istedim.
– Bir ömür boyunca, senin yolunu bekledim.
– Kapalı sınırları aşamadım ki Hatice, yüreğime taş basarak, kaderime razı oldum. Şükürler olsun ki, sonunda hepinizi de buldum! Önce Leyla’yı, sonra da seni… Telefonunu bana Leyla verdi.
– Ben de her gün dua ettim, bir kere de olsa, seni görmek istedim, İsmail. O çınarın dibinde, dua ettiğim günü hatırlıyor musun?
– Ben ilk kez yüreğimi, o çınarın dibinde açmıştım sana. Seni ilk kez, bir çocuk masumluğuyla orada öpmüştüm, kendine güvenen delikanlılar gibi, "artık hiç kimsenin olamazsın, sen benim olacaksın” demiştim, sen de ağlamıştın…
– Ben kimsenin olamadım, İsmail, ahdimize sadık kaldım, ahde vefasızlık yapamadım!
– Biliyorum, ama keşke sen de evlenseydin, o zaman bu kadar acı çekmez, bu kadar yanmazdım.
– Evlenemedim, bir gün İsmail çıkıp gelir, kömür gözlüsünü bulursa, onun gözlerinin içine, rahatlıkla bakabileyim, diye düşündüm. O ümitle yaşadım, ben seni bekledim, yıllar da bir su gibi akıp gitti…
– Seni görmeye geleceğim.
– Bekleyeceğim…
***
O akşam, Leyla Ninenin durumu fenalaştı… Süleyman’ın karısı, gece yarısı telaşla geldi:
– Süleyman! Uyan, annenin durumu hiç iyi değil, gittikçe ağırlaşıyor sanki…
Bacısının yatağının yanında uykuya dalan İsmail Dede, Süleyman’dan daha çabuk uyandı. Leyla ile gece geç saatlere kadar sohbet etmişler, çocukluk yıllarını ve köylerinde yaşayan insanların hepsini, tek tek yâd etmişler, köyün pınarlarından, yaylalarından, dağlarından bahsetmişlerdi. İsmail Dede, bacısı uykuya daldıktan sonra da uyuyamamış, birkaç saat daha uyuyan bacısına baka baka uzak geçmişe dalıp gitmişti…
Leyla Nine, inleyerek:
– İsmail, ben artık gidiyorum, dedi. Bunca yıl senin yolunu beklemiş, Allah’tan mühlet istemiştim. Çok şükür, seni gördüm, artık ölümden korkmuyorum, sen kendine iyi bak, yavrularımızı da koru, Ahmet’i de, İsmail’i de, Hatice’yi de, Ahıska’yı da, sana emanet ediyorum! Beni duyuyor musun?
İsmail Dede boğuk bir sesle cevap verdi:
– Beni yalnız bırakıp gidemezsin, Leyla.
– Annemle benim mezarımdan biraz toprak götür, babamın mezarına serp… Ona, bizi bulduğunu ve bizim onu çok sevdiğimizi söylersin, ruhu şad olur, inşallah… Süleyman, oğlum, beni annemin yanına defnedin. İsmail nerede, torunum küçük İsmail? İsmail, sevgili torunum, oku, büyük adam ol, çok paran olursa Ahıska’daki evimizi satın alırsın. Sen orada yaşamak istemesen de, para ver, bir adam tut ki, o da her gün gelip evimizin ışığını yaksın. Evimizin ışığı yandığında, bizim ruhumuz o evde olacak, unutma! O evin ışığının sönmesine izin verme. Bahçemizdeki dut ağacı ve hoş günlerimizin yadigârı olan ulu çınar da sana emanet… Çocuklarının kulağına, her sabah, her akşam: "Orda bir vatan var, adı Ahıska,” diye fısıldamayı unutma…
Bostan ekili kaldı,
Çeper çekili kaldı,
Çok dilekler diledim,
O da dökülü kaldı.
Bu, son sözler, Leyla Ninenin vasiyeti oldu. İsmail Dede, bacısının cansız bedenine sarılıp: "Gidemezsin Leyla, benden bu kadar tez ayrılıp gidemezsin,” diye hüngür hüngür ağlamaya başladı. İsmail Dede sabaha kadar Leyla Ninenin cansız bedeninden ayrılamadı. Leyla Nineyi toprağa emanet ettikten sonra ise ağlamayı bıraktı. "Leyla’nın, yıllar önce ayrıldığı annesine ve babasına yeniden kavuştuğunu, düşünüyordu…





Print Friendly Version of this pagePrint Get a PDF version of this 
webpagePDF© NATIVE AHISKA NEWS
Категория: Art & Music | Добавил: alim
Просмотров: 475 | Загрузок: 0 | Рейтинг: 0.0/0
Всего комментариев: 0
Имя *:
Email *:
Код *: